"Küçük bir hücreye attılar beni, onlarca kişi vardı. Korkunç bir yerdi. Çok korktum bağırmaya başladım. Bir kadın usulca yanaştı. ‘Sakın bağırma, ağlama burada herkes seninle aynı durumda. Ses çıkarırsan daha kötü bir yere götürürler’ dedi. Çok korktum. 20 kişilik hücre ama 40 kişi var. Sırayla uyuyorduk. Tuvalet odanın içinde camlı bir bölmeydi. Her şey ortada yani! Havalandırma yok. Sürekli ağır bir koku altındasınız. Ayda bir kez banyo yapma hakkınız var. O da iki dakika ve soğuk suyla! Sabun yok. Temiz kıyafet yok. 15 ay boyunca aynı kıyafetleri giydim. Çıktığımda kolları yırtılmıştı. Pislikten bitlenmiştik. Vücudumuzda yaralar çıkmaya başlamıştı pislikten. Çıktığımda 20 kilo vermiştim."

Bu cümleler Gülbahar Celilova’ya ait. 15 ay Çin’in Doğu Türkistan’da kurduğu kamplarda neler yaşadığını bu cümlelerle anlatıyor.

Celilova 54 yaşında, Kazakistan vatandaşı. İki çocuk sahibi. 20 yıldan fazla süredir Çin’den aldığı malları Kazakistan’da satarak ticaretle uğraşıyordu. Ancak anlattığına göre, 2017 yılının Mayıs ayında gittiği Urumçi’de her zaman yaptığı gibi istediği ürünlerin siparişini verdi ve Kazakistan’a geri döndü. Ancak dört gün sonra birlikte iş yaptığı kişinin kızı aradı ve siparişlerinin geldiğini hemen Urumçi’ye gelmesi gerektiğini söyledi. Bu olağandışı bir durumdu. Zira hiçbir zaman dört günde siparişleri gelmemişti. Tekrar Urumçi’ye döndü. Otele yerleşti. Ertesi sabah polisler otele gelip Gülbahar Celilova’yı aldılar. Birkaç soru soracaklarını söylediler. Celilova çok sürmeyeceğini sandı. Zira ‘hiçbir suç işlemedim’ diye düşündü. Anlattığına göre önce karakola götürdüler. Saatlerce sorgulanmadan bekletildi. Ardından saatler süren sorguya alındı. “Çocukların namaz kılıyor mu, sen namaz kılıyor musun?” gibi sorular soruldu. Celilova kendisini bir şirkete 17 bin yuan vermekle suçladıklarını söylüyor. Ancak ne o şirketi duyduğunu ne de para verdiğini anlatıyor.  

“Ayda bir iğne yapıyorlardı” 
Teröre yardım ettiği gerekçesiyle 15 ay kamplarda tutulduğunu anlatıyor. Celilova bu süre zarfı içinde üç kez kamp değiştirdiğini söylüyor. Kampta bir günlerinin nasıl geçtiğini ise şöyle anlatıyor: 

"Sabah 05.30’da kalkıyoruz, herkes üç sıra oluyor. Direkt duvara bakıp oturuyoruz. Sonra saat 08.00 olunca da herkes üç sıra oluyor, duvara bakıyoruz öyle oturuyoruz hiçbir şey yapmadan... 08.00'dan 08.40'a kadar herkesin 1 dakikası var yüzlerini yıkamak için. Bilekleri yıkamak, başa su sürmek yok. Abdest alır gibi bir haliniz olursa ceza var. Sonra tekrar oturup duvara bakıyoruz. Kahvaltı için bir kuru ekmek, çorba, su var. Her ay gelip bir iğne yapıyorlar, bir de ilaç veriyorlardı zorla. Ne olduğunu bilmiyorduk o iğne ve ilaçların. Her gün bir kişi bayılıyordu. Bir gün 43 yaşında bir kadın bayıldı. Bir kız geldi ona yardım etti. Diğerleri zile bastı polis çağırdı. Sonra sen niye yardım ettin diye kızı götürdüler. Bir hafta kayboldu kız. Karanlık bir hücreye götürmüşler. Geldiğinde yüzü gözü şişti. İşkence etmişler. Normalde konuşmak yasak. Bazı akşamlar yan yana otururken çaktırmadan konuşuyorduk, fark etseler ceza veriyorlardı. 24 saat kamerayla izleniyorduk. 17 saat duvara bakarak oturuyorduk. Toplamda 1 yıl 3 ay 10 gün yattım. Çıkmadan yaklaşık 10 gün önce ilk defa güneşi gördüm. Akıl sağlığımı korumak için günleri sayıyordum. Her anı işkence gibiydi. Bazı kişilerin ölüm haberini alıyorduk. 27 yaşında Hürriyet adında bir genç kız vardı. Tutuklanma nedeni Türkiye’ye gitmesiymiş. Sürekli işkence ediyorlardı. Bir keresinde götürdüler geri gelmedi. Öldüğünü duyduk.14 yaşından 80 yaşına kadar kadınlar gördüm orada."

“Her gün işkence görenlerin çığlıklarını duyuyorduk” 
15 ay boyunca dört kez sorguya çekildiğini anlatan Celilova, bu sorguların günlerce sürdüğünü ifade ediyor. Sürekli işkence edilen insanların çığlıklarını duyduklarını söylüyor. Bu çığlıklara dayanamayıp birkaç kez hastanelik olduğunu belirtiyor. Kalp krizi geçirdiğini, hastaneye giderken bile başına siyah bir poşet geçirdiklerini hatırladığını söylüyor.  
Her gün saat 11.00'da Çin propagandası şarkıları dinlettiklerini, haftada bir ya da 10 günde bir polislerin hücrelerine baskın yaptığını söyleyen Celilova, o durumda herkesin soyunduğunu anlatıyor. Küfür edilerek, aşağılanarak arandıklarını söylüyor. Ailesinin Kazakistan’daki Çin Konsolosluğuna başvurarak kendisine ulaşmaya çalıştıklarını anlatan Celilova, “Konsolosluk teröre yardım ettiğim gerekçesiyle beni tutukladıklarına dair bir yazı vermiş. Bana da bir yıl sonra baskı altında, işkence ile o şirkete para verdiğimi itiraf ettirdiler. Yani yalan söylettiler. İtiraf edersem beni öldürmezler belki diye yalan bir itirafta bulundum” ifadelerini kullanıyor.  

Gülbahar Celilova kamplarda duyduğu işkence çığlıklarının kulaklarında çınladığını hala o işkenceleri yaşayan insanların olduğunu düşündükçe ağladığını söylüyor gözyaşları içinde.

“Her cuma domuz eti yemeye zorlandık” 
Ömer Bekali ise kamplarda sekiz ay kaldığını söylüyor. 43 yaşındaki Bekali Doğu Türkistan doğumlu. Kendisi Kazakistan vatandaşı. Evli ve üç çocuk babası. Yıllardır Kazakistan’da ticaret yapıyor. Anlattığına göre, 22 Mart 2017 tarihinde Urumçi’ye bir toplantı için gitti. Sonra Doğu Türkistan’ın Turfan iline bağlı Piçan ilçesinde yaşayan anne ve babasını ziyaret etti. Ertesi sabah polis ellerini kelepçeleyerek başına siyah torba geçirdi. Polis merkezine götürüldü. Pasaport, kimlik ve cüzdanına el konuldu. Daha sonra hastaneye götürülerek DNA, kan ve birçok testten geçirildi.

Ömer Bekali anlattığına göre polis merkezinde, 4 gün boyunca demir sandalyede oturtularak işkence gördü. Devlet güvenliğine zarar vermekle suçlandı. Kendisine iftira atıldığını söyleyen Bekali, teröre davet, terörü organize etme, teröristlere yardım gibi suçlamalara maruz kaldığını söylüyor: 

"Taşıma şirketimden faydalanarak ‘Doğu Türkistan’daki Uygur, Kazak, Özbek gibi Türki kavimlerin Avrupa, Türkiye, hatta Suriye’ye gitmesine yardım etti’ diye iftira attılar. Bunu yaptığımı söylettirmek için yani yalan söylettirmek için işkence ettiler. Ben bu tür şeyleri yapmadığımı, beni öldürseler de bunu itiraf etmeyeceğimi söyledim. 4 günlük sorgudan sonra beni toplama kampına götürdüler."

“Ellerimiz, ayaklarımız zincirle bağlıydı” 
Bekali, toplama kamplarında elleri ve ayakları zincire bağlı olarak küçük bir hücrede 40-50 kişi kaldıklarını anlatıyor. 13 yaşından 80 yaşına kadar insanların tutulduğunu söyleyen Bekali, “Ellerimiz ve ayaklarımızdaki zincirlerle, kelepçelerle yemek, tuvalet ve uyku ihtiyacımızı görüyorduk” diyor. Çin propagandası şarkıları söylettirildiğini, her cuma domuz eti yemeye mecbur bırakıldıklarını anlatan Bekali bunları yapmadıkları takdirde beş tür ceza verildiğini belirtiyor. Bu cezaları ise şöyle sıralıyor: 

"Domuz eti yemeyi, Çince konuşmayı ya da onların Çin Komünist propaganda şarkılarını okumayı reddediyorsanız, üç, dört polis dövdükten sonra 24 saat aç karna duvara bakıp duracaksınız. İkinci olarak 24 saat oturacaksınız. Üçüncü olarak elinizi arkadan kelepçelenerek karanlık odada 24 saat kalacaksınız. Dördüncüsü yaz aylarında sadece iç çamaşırınızı giyerek sıcak taşın üstünde duracaksınız, kış aylarında çıplak ayak buzun üstünde duracaksınız. Beşinci olarak ise su hapsi cezası verilir. Su hapsi demek bazen dizinize kadar bazen onun yukarısına kadar suyun içinde duracaksınız demektir."

“Kimseye anlatamadığım hikayeler var”
Ömer Bekali kampta kaldığı sekiz ay boyunca herhangi bir mahkemeye çıkmadığını anlatıyor. Ailesiyle, avukat ve konsoloslukla iletişime geçmek haklarının ihlal edildiğini söylüyor. 13-45 yaş arasındaki Doğu Türkistanlıların sessizce kaybolduğunu ifade eden Bekali, kendisi Kazakistan vatandaşı olduğu için bu ülkenin Dışişleri Bakanlığı yardımı ile kamplardan çıkabildiğini söylüyor.

Toplama kampındaki hayatı “Akıl almaz bir hayattır, oradakilerin hepsi ölümü beklemektedir” diyerek anlatan Bekali, içerideki şartları şöyle anlatıyor: 

"Çok soğuk, güneşi göremiyorsunuz. Banyo yapma imkanı yok, tuvaleti istediğiniz zaman kullanamıyorsunuz, onların izin verdiği zaman gidersiniz, altınıza yapsanız da umurlarında değil. Her ay kan alınıyor, bilmediğiniz ilaçları içmeğe mecbur kalıyorsunuz. Orada insanlık dışı, vahşi işkenceler yapılıyor. Etnik temizlik yapılıyor. Hiç kimseye söyleyemediğim hikâyeler var, bunu size de söyleyemem çünkü siz de benim can güvenliğime garanti olamayacaksınız. Toplama kampında şahit olduğum ama söyleyemediğim vahşeti ancak benim ve ailemin güvenliğinden emin olduğum zaman söyleyebilirim."

Bekali 24 Kasım 2017’de kamptan çıktığında 115 kilodan 60 kiloya düştüğünü, birçok hastalıkla mücadele etmek zorunda kaldığını belirtiyor.

Doğu Türkistan’da neler oluyor? 
Dünya aylardır Çin’in Doğu Türkistan’da kurduğu toplama kamplarını konuşuyor. Çin, söz konusu kampları “eğitim kampları” olarak lanse ediyor. Ancak çok sıkı korunan bu kamplardan çıkanlar içeride işkence gördüklerini anlatıyor. BM başta olmak üzere birçok uluslararası kuruluş ve insan hakları örgütü, raporlarında terörizm ve dini aşırılıkçılık iddiasıyla binlerce Uygur’un kamplarda uzun süre yargılanmadan tutulduğunu belirtiyor.  

Birleşmiş Milletler’in Ağustos ayı sonunda yayımladığı rapora göre kamplarda sayısı net olarak bilinmemekle birlikte bir milyon civarında kişi tutuluyor. Raporda, Müslümanların günlük selamlaşmalarının (birbirlerine Selamun Aleykum demelerinin) bile tehdit olarak görüldüğü belirtiliyor.  

Çin, 2014 yılının Mayıs ayından itibaren Doğu Türkistan’da ‘terörizme karşı mücadele’ başlattı. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün yayımladığı rapora göre, 2014’ten sonra bu çerçevede tutuklananların sayısı daha önceki beş yıllık döneme oranla beş kat daha fazla.  Bu tarihten sonra farklı tarihlerde başlattığı çeşitli uygulamalarla Uygur Türklerine baskılar arttı.

Doğu Türkistan neresi? 
Doğu Türkistan, Türk Müslüman etnik azınlıkların yaşadığı bölge. Nüfusunun büyük kısmını (11 milyon) Uygur Türkleri oluşturuyor. Onu Kazak nüfusu (1,6 milyon) takip ediyor. Doğu Türkistan özerk bir bölge olmasına rağmen Çin bu bölgede güvenlik tedbirleri adı altında uyguladığı çok sıkı kontrol ve denetimlerle halkın özgürlüklerini kısıtlıyor. Uygurlar bölgeye ‘Doğu Türkistan’ diyor ancak 1949 yılında Çin’in bölgeyi ilhakından sonra “yeni topraklar” manasına gelen Sincan adını verdi. 1955 yılında özerklik elde eden bölgenin adı Sincan Uygur Özerk Bölgesi olarak değiştirildi. Ancak Uygurlar tarihteki ismiyle Doğu Türkistan demeye devam ediyor. Pekin yönetimi ise bu ismi kullananları ayrılıkçı olarak tanımlıyor. Doğu Türkistan bölgesi yeraltı ve yer üstü kaynakları bakımından zengin bir bölge. Doğu Türkistan, Çin idaresine geçtikten sonra bu kaynakların kullanımı ile gelişti, refah seviyesi yükseldi. Ancak Uygur Türkleri bölgedeki kaynaklardan yararlanamadıklarını ifade ediyor. Ekonomik problemler, işsizlik gibi sorunların yanı sıra Çin’in baskıcı uygulamalarından şikayet ediyorlar. Ayrıca Çin yönetiminin bölgeye Han Çinli nüfusu yerleştirerek asimilasyon politikası uyguladığını söylüyorlar. 

İnsan Hakları raporlarında ‘Doğu Türkistan’ ve ‘Toplama kampları’ 
Çin’in binlerce kişiyi yasa dışı olarak tuttuğu kamplar başta BM olmak üzere uluslararası insan hakları örgütlerinin de gündemindeydi. Çin, kampları basına ve uluslararası insan hakları örgütlerine açmadığı için bu konuda hazırlanan raporlar daha önce kamplarda kalmış kişilerin beyanlarına dayanıyor. 

İnsan Hakları İzleme Örgütü raporunda, Çin yönetiminin Doğu Türkistan’da yaşayan Uygurlara kitlesel keyfi gözaltı, kötü muamele yapıldığına dair kanıtlar sunuyor. Uygurların günlük yaşamda sistemsel ve giderek yaygınlaşan kontrollerinin anlatıldığı raporda, Pekin yönetiminin ifade özgürlüğü, din ve mahremiyet haklarını, işkence ve haksız davalardan korunma haklarını ihlal ettiği ve bu durumdan Uygurlar, Kazaklar ve diğer azınlıkların etkilendiği ifade ediliyor. 

Uluslararası Af Örgütü raporunda, Mart 2017’de “Aşırılıkla Mücadele Düzenlemesi”nin kabul edildiğini, bu tarihten sonra, Doğu Türkistan’da kamplara kapatılan ve çoğunluğu Müslüman olan etnik grupların sayısının hızla arttığına dikkat çekiyor. Düzenlemeye göre “normal” olmayan sakal bırakmak, peçe veya başörtüsü takmak, namaz kılmak, oruç tutmak, alkol almamak ya da İslam veya Uygur kültürüyle ilgili kitaplar ya da yazılar bulundurmak da dahil olmak üzere, dini veya kültürel aidiyetin açık veya özel alanda sergilenmesi “aşırılık” olarak değerlendiriliyor. Çin yönetimi sadece bu nedenlerle Müslümanları kamplarda aylarca tutma hakkını kendinde bulabiliyor. Çalışma veya eğitim amacıyla özellikle Müslüman nüfusun ağırlıklı olduğu ülkelere gitmek ya da Çin dışında yaşayan insanlarla iletişim kurmak da insanları şüpheli konumuna düşüren temel sebepler arasında bulunuyor. Erkek-kadın, genç-yaşlı, kentli-taşralı fark etmeksizin herkes, gözaltına alınma tehlikesi altında.

İnsan Hakları İzleme Örgütü raporuna göre Çin, Doğu Türkistan’da uyguladığı güvenlik tedbirleri kapsamında insanların özel hayatını ve sosyal ağlarını, siyasi güvenilirlik seviyelerinin bir göstergesi olarak yakından izliyor. İnsanlar sadece kendi davranışlarından dolayı değil yakın çevrelerindeki insanların davranış ya da inançlarından dolayı da yakından takip ediliyor ya da gözaltına alınıyor. Rapora göre, yüksek teknoloji kullanarak kitle gözetim sistemi kuruluyor. Yüz ve ses tanıma sistemleri kullanılıyor. İnsanların ses örnekleri, DNA gibi biyometrik verilerin toplanmasını sağlıyor. Bu biyometri ve “sesli örnekler”in pasaport başvuru sürecinin bir parçası olarak toplandığı kaydediliyor. 

Rapora göre, Çin, 2014 yılının Mayıs ayında ‘Şiddete Darbe Vur’ kampanyası başlattı. Bu kampanya uyarınca, Çinli yetkililer keyfi tutuklama kullanımını hızlandırdı.  Birleşmiş Milletler Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi Çin'i, Doğu Türkistan'ı hiçbir insan hakkının bulunmadığı kitlesel toplama kampına dönüştürmekle suçluyor. 

Toplama kamplarında neler yaşanıyor? 
İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) raporuna göre eğitim kamplarında tutulanlar günlerce, aylarca ve hatta kaldıkları yıllar boyunca komünizm propagandasına maruz kalıyor ve bu doktrini kabul etmeye zorlanıyor. Bazı ailelerin neredeyse tüm erkek üyelerinin söz konusu ‘siyasi eğitim kamplarında’ tutulduğu belirtiliyor. Ayrıca, Kırgızlar ve Tatarlar dahil olmak üzere diğer Türk Müslümanların yanı sıra Türk olmayan Müslümanların da suistimallere maruz kaldığı belirtiliyor. Hatta insan hakları eylemcisi ya da bu kamplara karşı olan Han Çinlilerinden de kamplarda tutulduğu raporlarda yer alıyor. 

“İntihar girişimleri yaşandı” 
Kamplarda ölümlerin yaşandığı belirtilen HRW raporunda, fiziksel ve psikolojik suistimal endişeleri, kötü koşullar, aşırı kalabalık ve belirsizliklerden kaynaklanan problemler yaşandığı belirtiliyor. Kamplarda temel tıbbi bakım mevcut. Ancak ciddi rahatsızlığı olanlar ve yaşlılar da kamplarda tutulmaya devam ediliyor. Kamplarda hamile kadınlar, emziren anneler, engelli kişiler ve çocuklar da bulunuyor. İtaatsizlik gerekçesiyle insanlara çok sert cezalar veriliyor.  

Reuters’ın uydu görüntülerini inceleyen EarthriseMedia adlı STK ile yaptığı çalışmada, 39 toplama kampı üzerinde yaptığı uydu görüntüsü analizi, bu kampların hacminin Nisan 2017 ile Ağustos 2018 arasındaki 17 ayda 3 kat daha büyüdüğünü ortaya koyuyor. 39 kampın kapladığı alan ise kabaca 140 futbol sahası büyüklüğünde. 

Uluslararası Af Örgütü (UAÖ) raporlarında, gözaltına alınanların akıbeti hakkında ailelere bilgi verilmediği ifade ediliyor. Aileler ise yakınlarının başına gelenleri sormak için sesini yükseltmekten korkuyor. 

UAÖ’ye konuşan Kairat Samarkan, Ekim 2017-Şubat 2018 arasında dört ay kamplarda tutulduğunu söylüyor. Çifte vatandaş olmakla ve ülkesine ihanet etmekle suçlandığını anlatıyor. İlk gözaltına alındığında başına bir başlık geçirildiğini, kollarına ve bacaklarına kelepçe takıldığını anlatan Kairat, 12 saat boyunca sabit bir pozisyonda durmaya zorlandığını ifade ediyor. Aynı kampta yaklaşık 6 bin kişinin olduğunu ifade eden Kairat, siyasi marşlar söylemeye ve Çin Komünist Partisi’nin söylevleri hakkında çalışmaya zorlandıklarını aktarıyor.

Kairat’a göre, kampta kalanlar birbirleriyle konuşamıyorlar, yemeklerden önce “Çok Yaşa Şi Cinping” diye bağırmaya zorlanıyorlardı. Kairat UAÖ’ye, uğradığı muamele nedeniyle serbest bırakılmadan hemen önce intihar girişiminde bulunduğunu söyledi.  
Kamplardan çıkanların aktardıklarına göre direnenler ya da yeterince ilerleme gösteremeyenler, sözlü istismardan yiyecekten mahrum bırakılıyor.

Tek başına hücre hapsine, dövülmeye, fiziksel olarak kısıtlanmaya ve zorlu pozisyonlarda durmaya zorlanmaya kadar çeşitli yöntemlerle cezalandırılıyor. Gözaltı merkezlerinde kötü muameleye dayanamayanların intiharlar da dahil olmak üzere, insanların öldüğüne ilişkin bilgiler de mevcut. 

UAÖ Doğu Asya Direktörü Nicholas Bequelin, kitlesel gözaltı kampları için “Beyin yıkama, işkence ve cezalandırma mekanlarıdır. Yurt dışında yaşayan ailenizle mesajlaşmak gibi son derece basit bir eylemin bile gözaltına alınmanıza yol açması, Çin yetkililerinin yaptıklarının ne kadar saçma, haksız ve tamamıyla keyfi olduğunun altını çiziyor” ifadelerini kullanıyor. 

Çin ne diyor? 
Çinli yetkililer, kampları “küçük suçlara karışan suçlular” için “mesleki eğitim ve istihdam eğitim merkezleri” olarak nitelendiriyor. Ancak, bu tesisleri BM, insan hakları örgütleri veya medyanın izlemesine izin vermiyor. Son yıllarda Çin hükümeti, Doğu Türkistan'da sosyal kontrol için çok ciddi finansal, insani ve teknik kaynak ayırdı. Bölgeye sayısız kontrol noktaları ve karakollar inşa edildi. On binlerce ek güvenlik personeli alındı.  

Çinli yetkililer, söz konusu aşırı sert yöntemler için ise terörle mücadele hedefleri ve ulusal güvenliğin sağlanması için gerekli olduğunu ileri sürüyor. Doğu Türkistan Gençler Birliği’nin Mart 2017’deki konuşma metninde “eğitim kampları”nın amacını şu şekilde açıklanıyor: 

"Eğitimin tek bir amacı var: Yasaları ve yönetmelikleri öğretmek, dini aşırılıkçılık ve şiddetli terörizm ile ilgili düşünceleri zihinlerden silmek ve ideolojik hastalıkları tedavi etmek. Eğer bu eğitim başarılı olmazsa, öğrenciler başarılı sonuçlar alana ve uysalca mezun olana dek, bedava eğitim vermeye devam edeceğiz."